En güzel bekleyiş sona eriyor: Before Midnight

Before Midnight'ı izlemeyi mi daha çok istiyorum yoksa onun güzel bekleyişini yaşamayı mı bilmiyorum. Ama sonunda oluyor işte, kimimizin ergenliğinde başlayıp, onunla birlikte gençliğini yaşayan ve şimdi de olgunluk zamanlarına eşlik edecek olan film serisinin üçüncüsü, Before Midnight geliyor!

Serinin ilk filmi 1995 yapımı Before Sunrise ve ikinci filmi 2004 yapımı Before Sunset'ten sonra, sıra geldi bu uzuun bekleyişlere son vermeye. Yönetmen Richard Linklater başrol oyuncuları Ethan Hawke ve Julie Delpy'i tekrar bir araya getirmiş, bize de arkamıza yaslanıp onları izlemek düşmüş.

İlk filmde bir trende tanışıp Viyana'da birlikte bir gece geçiren, ikinci filmde Paris'te karşılaşıp eski günleri anan iki genç, şimdi evlenmiş, iki çocuk sahibi olmuş bir şekilde Yunanistan tatillerinde ilişkilerini sorguluyor. Bu arada senaryonun, filmin yönetmeni ve iki başrol oyuncusunun eseri olduğunu söylemeden geçmemek gerek!

Vizyon tarihi ise 19 Temmuz. Alın size yazı beklemek için bir sebep daha!

http://www.youtube.com/watch?v=NxLRT3IVasc

7 Psikopat’ı izlemek veya izlememek!

İzledim ve çok pişmanım diyenler el kaldırsın!

Film izlemeyi gerçekten çok severim; film çok güzel çıkarsa zamanımı ne iyi ettim de bu filmi izlemeye ayırdım diye düşünürüm.

Film çok da iyi çıkmazsa, hani idare eder konumundaysa yine olsun hayattan bir kesit izledim ve farklı olaylara ve karakterlere ait iç görü kazandım der avunurum.

Ama filmin hiç oluru yoksa, içi boşsa, bana hiçbir anlamda hiçbir şey katmıyorsa; o zaman işte gerçekten harcadığım zamana yanar, hayatımdan çaldığımı hisseder ve o dakikalarıma acır ve üzülürüm!

İşte 7 Psikopatın ardından tam da bu son cümlelerim gibi hissettim; çok üzüldüm, hayatımın 2 saatini bir hiç uğruna harcadığıma yandım!

Üstelik de bu filmi izlemiş ve “aa çok iyi film yaa” diye tavsiye etmiş en az 3 arkadaşım olmuştu, bu arada hepsi de erkekti belirteyim!

Filmin konusu kısaca şöyle:

Senaryo yazarı Marty, yeni filmi için bir şeyler yazma konusunda tıkanmıştır. Hiç bir şey üretmeden kendini içkiye vererek günlerini geçiren Marty'ye cin fikirli çılgın ve biraz da garip arkadaşı Billy içten içe yardım etmeye karar verir ve Los Angeles'ın en azılı mafyalarından birinin çok düşkün olduğu köpeğini çalar. Böylece başlayan olaylar ikiliye soluk soluğa bir macera yaşama fırsatı verir.

Filmi yerden yere vurasım var aslında ama izlememişler için spoiler içeren bir yazı olsun istemiyorum, sadece şiddetle izlememenizi tavsiye ediyorum.

Zira bence filmin bir mesajı yok, bir duygu bir düşünce geçirmiyor, filmin ardından bir tat kalmıyor zihninizde ve karmakarışık zorlama bir senaryo içerisinde içip içip komiklik olsun diye öylesine çekilmiş abartılı sahneler izliyorsunuz bence!

Bu filmin tek bir yararı olabilir geyik bir erkek grubu bir araya gelir hem içki muhabbeti yapar hem de bir yandan bu filmi izlerse “oha abi o neydi öyle lan” gibi geyik muhabbetleri türetebilirler filmden bolca; zira filmin tümü şaka gibi, filmin tümü kocaman bir geyik muhabbetinden ibaret!

Aklıselim hiçbir kadının vaktini bu boş film ile harcayacağını sanmıyorum!

Nicholas Cage’in başrolünde oynadığı Suç Ortağı’nı kaçırmayın!

Adrenalini yüksek kaliteli bir suç filmi!

Simon West yönetmenliğinde çekilen ve başrollerini Nicholas Cage, Malin Akerman, Josh Lucas, Mark Valley ve Danny Huston’ın paylaştığı Suç Ortağı; temposu bir an olsun düşmeyen oldukça ilgiyle seyredilebilecek bir suç filmi.

Usta bir hırsız olan Will Montgomery, 10 milyon dolarlık büyük bir soygun esnasında arkadaşının ihanetine uğrar ve yakalanarak 8 yıl hapse mahkûm edilir. Hapisten çıkan Will’in en büyük amacı kızıyla arasını yeniden düzeltebilmektir. Polis ve soygunda ona ihanet eden arkadaşının aklı ise Will'in 8 sene önce yakalanırken 10 milyon doları ne yaptığındadır.

Hırsız arkadaşı, Will’in en değer verdiği kişi olan kızını kaçırır ve 12 saat vererek kendine 10 milyon doları getirmesini ister. Geçmişte yakalanmadan önce tüm parayı ateşe atarak yakan Will ise bu zorlu durum karşısında son olarak bir büyük soygun daha yapmaya karar verir.

Suç filmlerinin her türü kadınlara hitap etmez ama bu film, her cinsiyetten izleyicinin ilgisini cezbedecek kadar iyi bir yapım, şiddetle izlemenizi tavsiye ederim!

Uzun Boylu Esmer Adam'ı vizyondayken mutlaka izleyin!

Hayattan en büyük beklentimiz bizi mutlu edecek bir küçük aşk!

Woody Allen filmlerini severim; o filmlerde özenle yaratılmış, ince detaylarla bezeli kendi hayatlarımızın adeta küçük birer yansıması olan gerçekçi hikayeler ve karakterler beni hep büyülemiştir.

2010 yapımlı bir film olmasına rağmen Woody Allen’ın yazarlığını ve yönetmenliğini yaptığı Uzun Boylu Esmer Adam, ülkemizde henüz vizyona girdi.

Hemen filmi sizler için izledim ve yıldızlı pekiyi vererek, henüz filmi izlememişlere bir tavsiye yazısı yazmak istedim.

Filmin kadrosu çok sağlam, kimler oynamamış ki bu filmde; Anthony Hopkins, Naomi Watts, Josh Brolin, Antonio Banderas, Gemma Jones başrollerde ilk göze çarpan ünlü isimler arasında yer alıyor.

http://www.youtube.com/watch?v=Iir9Drpnx64

Spoiler vermeden kısaca filmin konusuna değinecek olursak:

Orta yaş üstü bir çift olan Alfie (Hopkins) ve Helena (Jones) ile kızları Sally (Watts) ve yazar kocası Roy (Brolin)’u çevreleyen aşk, ilişkileri, hayaller ve herkesin kendi iç dünyasına özgü ihtiraslı istekleri konu alan ve her karakter bazında ince ince hikâyeleştiren film; romantik dram sevenlerin kaçırmaması gereken bir yapım!

Woody Allen filmlerini sevmemin bir nedeni de; mükemmel hikâyeler ve mükemmel karakterler yerine, yönetmenin hikâyelerinde son derece gerçekçi insanlık hallerine odaklanması!

Böylece Allen filmlerinde, büyülü sinema dünyasının mükemmelliğine ait bir hikâye değil de; hepimizin başına gelebilecek yaşayıp deneyimleyebileceğimiz hayatın içinden durumlar, hikâyeler ve karakterler bulup kolayca özdeşleşebiliyoruz!

Kısacası Uzun Boylu Esmer Adam zevkle izlenen hoş bir film, insanların iç dünyalarını doğru gözlemlemekte bence Woody Allen’ın üzerine yok!

Ayrıca birbirinden ünlü oyuncuların başarılı performansları, filmi daha da izlenilesi kılmış!

zp8497586rq

3 kıta bir film: Selam

Yönetmenliğini Levent Demirkale‘nin yaptığı, 3 kıtada çekilen ilk Türk filmi olma özelliğini taşıyan “Selam”, 29 Mart’ta vizyona giriyor. Harun Zehra ve Adem öğretmenin hikayesi filmin resmi internet sitesinde şöyle anlatılıyor:

“Bu destansı hikaye bundan 25 yıl önce birkaç düzine kara sevdalının Anadolu’nun bağrından haritada yerini dahi bilmedikleri dünyadaki farklı ülkelere gidişlerinin öyküsüdür. Bu hikaye, idealleri peşinde yaşatmak için yaşamanın sırrına erenlerin; arkalarına bile bakmadan, gurbet ve yad eller demeden, evlerinden, yurtlarından anne ve babalarından yar ve yaranlarından ayrılanların hikayesidir.

Onlar sadece “sizi burada bir çift göz, gideceğiniz yerlerde ise binlerce göz bekliyor” sözüne eşlik eden gözyaşlarının, kalplerine verdiği ilhamla yola çıktılar. Dünyanın farklı coğrafyalarında ve bambaşka kültürlerinde gönüllerindeki ülke tutkusunu, memleket sevdasını hizmet aşkıyla bastırarak mağriplere maşrıklara gittiler.

Onlar, yani isimsiz kahramanlar…

Gittikleri yerleri vatanları, karşılarına çıkan farklı renk ve dildeki insanları ise kardeşleri bildiler. Hiçbir beklentileri olmadan, makam, mevkii, şan, şöhret ve rahatlık kelimelerini lügatlarından silerek, insanlığa yeni bir ses, farklı bir nefes olarak gittiler.

Heybelerinde fedakarlık ve iyilik, dillerinde ise gülen bir selam vardı. Gidilen her ülkede destanlık birer konu ve solmayan birer hatıra oldular.”

Başrollerde ise Burçin Abdullah, Yunus Emre Yıldırımer, Turgay Kürkçü yer alıyor. Geçtiğimiz günlerde ise filmin son fragmanı yayınlandı.

Etkileyici bir dram; Kadınlar!

Dramın dibine vurmak isteyenlere ince detayların gizli olduğu az lafla çok şey anlatan bir film!

Etkileyici bir dram; Kadınlar!Bu filmi izlemeye karar vermemde sadece Juliette Binoche’un adını görmek yeterli oldu, neymiş ne değilmiş diye hiçbir araştırma yapmadan bir anda bir dram denizinde boğulmaya başladım!

Gerçekten bir kadın olarak bu film benimle adeta konuştu ve çok şey söyledi!

Kadınlar, yüzeysel izleyicilere sıradan bir erotik dram Avrupa filmi gibi gelebilir, biraz detaycı ve derin bakan bir göze ise kadınların dünyası ve kadınlık halleri üzerine seks ve yaşam üzerine pek çok ders verebilir.

Malgorzata Szumowska’nın yönetmenliğini yaptığı Kadınlar aslında bir 2011 yılı yapımı olmasına rağmen ülkemizde henüz gösterime girdi.

http://www.youtube.com/watch?v=uY6UAn7fnag

Filmin başrollerinde Juliette Binoche, Anaïs Demoustier ve Joanna Kulig oynuyor.

Hayli cüretkâr seks sahnelerinin bulunduğu film tabi ki ülkemizde 18 yaş ve üzeri izleyici kitlesine hitap ediyor.

Filmin konusu kısaca şöyle:

Elle dergisinde yazar olan Anne’in son yazı konusu Paris’te fahişelik yapan öğrencilerle ilgilidir.

Makalesini yazmak için fahişelik yapan iki öğrenci olan Charlotte ve Alicja ile tanışıp görüşmeler yapmaya başlayan Anne giderek kendisine anlatılan bu çarpıcı hayat hikâyelerinin etkisinde kalmaya başlar.

Hayata, ilişkilere, cinselliğe ve kadınlığa dair birçok mesajın verildiği film dramatik havası ile üzerinize çökebilir, ayrıca bu senaryonun arasına bu kadar seks sahnesi yüklemeye gerçekten filmin iletmek istediği mesaj açısından çok gerek var mıydı diye düşündürebilir!

Juliette Binoche’un başrolünde oynaması bence filmin kaderini bir nebze olsun değiştirmiş, ne de olsa Binoche Fransız sinemasının en iyi kadın dram oyuncularından biri. O olmasa bu filme bu kadar şans vermeyi düşünmezdim açıkçası!

Kadınları izlemenizi şiddetle tavsiye etmem, aynı mesajı daha güçlü ve tutarlı bir biçimde daha olgun bir senaryo ile verebilen birçok farklı film mevcut. Ancak hazır vizyondayken izleyecek daha iyi bir filminiz yoksa izlenebilir diyorum!

Kıyamet Günü, tsunami felaketini size birebir yaşatacak!

Bu filmin % 70’ini hüngür hüngür ağlayarak izledim ama değdi, sonunda halimize ettiğim binlerce şükür de cabası oldu!

Kıyamet Günü, tsunami felaketini size birebir yaşatacak!Felaket filmlerini sevmem aslında, ne gerek var kötü olaylar her zaman ve olacağı zaman engellenemez bir biçimde oluyor, bir de ekstradan senaryolaştırılmış hallerini izleyip de yüreğimizi daraltmaya ne gerek var diye düşünürüm!

Ama, bu filmdeki hikaye gerçek! 26 Aralık 2004 yılında Tayland’da yaşanan dünyanın en büyük tsunami felaketinden tam tekmil sağlam çıkmayı başarmış bir ailenin mucizevi kurtuluş öyküsüne dayanıyor!

Filmin orijinal adı Lo Imposible yani İmkansız, hakikaten de beş kişilik bir ailenin böylesi bir kıyametten full kadro sağ çıkmayı başarabilmeleri neredeyse imkansız bir olay, kaderden başka hiçbir kavramla açıklanamayan bir fenomen!

http://www.youtube.com/watch?v=Bgw394ZKsis

Juan Antonio Bayona’nın yönetmenliğini yaptığı filmin başrollerinde Ewan Mcgregor ve Naomi Watts’ı izliyoruz.

Yukarıda olayın aslından bahsettim ama kısaca bir daha filmin konusunu anlatacak olursak:

Maria ve Henry üç oğullarıyla birlikte yılbaşı tatillerini geçirmek üzere Tayland’ın tropik bir yarım adasında bulunan denize sıfır bir tatil köyüne giderler.

Yılbaşı akşamını eğlenerek büyük bir mutlulukla geçiren aile, ertesi gün havuz başında zaman geçirirken birden dev tsunami dalgaları üstlerine gelmeye başlar.

Bu andan itibaren yaşanan can pazarına, kurtulma hikâyelerine, ayrılıklara ve kavuşmalara tanıklık edeceğimiz son derece dramatik bir hikaye ile baş başa kalıyoruz.

Film gerçekten çok kaliteli bir yapım ve efektleri, oyunculukları ve mekânları oldukça profesyonelce, size tsunamiyi bizzat yaşatıyor desem tam yeri!

Türünün iyi örneklerinden biri olan bu filmi izleyip de halimize şükretmemek mümkün değil!

zp8497586rq
zp8497586rq

Kelebeğin Rüyası

Yılmaz Erdoğan'ın bütün filmlerini çok sevmişimdir. Bir çoğunu 2 hatta bazılarını 3-4 defa izlediğim de olmuştur. Bana göre bütün filmleri sanatsal açıdan inanılmaz başarılıydı Erdoğan'ın. Bu yapımlarda en çok takdir ettiğim nokta Erdoğan'ın 'ince espri' anlayışıdır. Yılmaz Erdoğan'ın tarzında icra edilen mizah benim nazarımda çok ama çok değerli. Zira o mizah zeka mahsülüdür. Ciddi birikim ve beceri isteyen bir iştir.

Evet. Gelelim Film Hakkındaki Düşüncelerime;

Öncelikle belirtmek isterim ki filmi çok uzun zaman bekleyip büyük beklentilerle izlemedim. Gösterime girmeden 1 hafta önce twitter'da filmin resmi hesabında paylaşılan fotoğraları, afişleri görünce bir de Yılmaz Erdoğan ismini görünce gitmeye karar verdim. Yani insana fragmanı bile izlemeden sadece afişleriyle bile birçok şeyi hissettirebilen çok başarılı bir eser; Kelebeğin Rüyası

Filmin yaşanmış bir hikayeyi konu aldığını da izledikten sonraki araştırmalarımda öğrendim. Hikayeye konu edilen kişilerin hayatları hakkında da en ufak bir bilgim yoktu ama film yeteri kadar merak uyandırdı ve ben de biraz araştırdım.

İsim Neden Kelebeğin Rüyası?

Filmin adı Kelebeğin Rüyası aslında bir tao hikayesi. Chuang Tzu adındaki bilge rüyasında bir kelebek olduğunu görür. Sonra uyandığında kendisinin mi rüyada bir kelebek olduğu, yoksa rüyasında kendisi olduğunu gören bir kelebek mi olduğu ikilemine düşmüş. Biraz kafa karıştırıcı değil mi? Bu hikaye filmde de aynen bu şekilde anlatılıyor. Yüzeysel bakış açısıyla çok farkedilecek gibi değil ama filmdeki dram ister istemez sizi bu kelebek hikayesini düşünmeye itiyor. Ya da kelebeklerin hazin hayatları ile genç şairlerin yaşamları arasındaki benzerliğe. Bence tam da bu sebepten ötürü; güzel bir isim tercihi yapılmış.

Şiirlerle Aranız Nasıldır?

Film şiirle başlıyor şiirle bitiyor. Lise yılllarımda benim de şiir defterlerim olmuştu. Hatta İskenderun birinciliği aldığım bir şiirim bile var (Nevruz konusunda yazmıştım) Gerçi aradan çok sene geçti ve benim şiir yazma hastalığım yerini başka hobilere bıraktı. Şiir temasını göbeğine oturtan bir filmle karşılaşınca yer yer nostalji de yaptım açıkçası.

'Şiir bahanesidir hayatın' diyor şair ve bize dönemin aşklarını, sancılarını, dramlarını, yaşanmışlıklarını şiir gibi aktarıyor. Şiirle aranız iyi değilse filmi izlemeye giderken yanınızda 'yastık' götürmelisiniz. [VB burada film size göre değilse bile gidin izleyin, izlettirin vs. demek istiyor. İlginç.]

Hikaye Çok Dramatik, Kurgu İse Şahaneydi…

Takvimler II. Dünya savaşı yıllarını işaret ediyor. Zonguldak'lı iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu… Gencecik yaşta veremden ölen bu şairlerin  yaşam öyküsü kendilerine yakışır bir üslup ile yani şiir gibi işlenmiş. Ne çok abartılı ne de şöyle alalade… Şahsen hikayenin dili konusunda notum tam. Aşağıda da belirttiğim bir sıkılganlık da tam bu sebepten aslında. Eğer abartılı bir dramatize söz konusu olsaydı muhtemelen pür dikkat izler ve film sonunda da eleştiri bile yazmaz basit bir tweet ile 10 üzerinden 5 verirdim. Neyse dağıtmayalım konuyu.

İnönü'nün Cumhurbaşkanı olduğu, Türkçe ezan okuttuğu, kendi adına para bastırdığı dönemler… Bir yanda Türk bayrakları ve İnönü posterleri eşliğinde vals yapan, tenis turnuvaları düzenleyen Avrupa özentisi zenginlerimiz ve onların şımarık çocukları diğer yanda ise toprağın metrelerce altından kömür çıkaran emekçiler, işçiler ve onların kan kustukları hayatlar… Bu iki dünyanın tam ortasında da genç şairlerimiz Rüştü ve Muzaffer Beyler… Tam ortasındalar çünkü hem ezilen, hasta oldukları için dışlanan hatta yoksulluktan ölen hem de ölüme giderken bile sanatlarını icra etmekten geri kalmayan aydın insanlar bu beyler. En büyük şansları filmde Yılmaz Erdoğan'ın canlandırdığı ve 'hoca' diye hitap edilen Behçet Necatigil. Her iki gencinde lisedeki edebiyat öğretmenliğini yapan Necatigil çok naif bir şahsiyet. Filmde öğrencileri için yaptığı fedakarlıkların yanı sıra zaman zaman söylediği sözler resmen hepimize ders verir nitelikteydi. İşin içine Yılmaz Erdoğan'ın mizah anlayışı da girince harika replikler ortaya çıkmıştı. İşte bazıları;

– Aşk bahanesidir şiirin.
– Putları yıkıyoruz hocam. + Merak etme yenisini yaparlar.
– Şiiri seven kız, şairini sever mi? + Ben daha önce sevmediğini gördüm.

Bu bölümü toparlamak gerekirse; filmde dönemle alakalı ahval ve şerait o kadar göze sokulmamıştı bence. Ama bazı hususları görmemek için de kör olmak lazım. Tabi gördüklerimize ''aman işte, her filminde yakın tarihimize ışık tutan Yılmaz Erdoğan'ın gözünden 1940'lar…'' demek de biraz acımazsızlık olacaktır. Zira okuduğum kadarıyla Yılmaz Erdoğan 3 seneye yakın film ve dönem hakkında ön araştırma yapmış. O döneme ait ne kadar fotoğraf, döküman ve kitap varsa toplamış ve ortaya bu görüntüler çıkmış.

Bazı Bazı Sıkıldım Ama…

Filmde özellikle 2. bölümde zaman zaman sıkıldığım, esnediğim oldu. Ama hemen kızmayın bana. Biografi filmlerinde anlatılan hikaye gerçek/yaşanmış olduğu ve gerçek hikayeler genelde çok enteresan detaylar içermediği için hatta tek düze olduğu için bu sıkılma gayet normal. Misal Al Pacino'nun Donnie Bresco filmi de yaşanmış bir olaydan alınmıştır ve ben o filmde de sıkıldım. Peki bu Donnie Bresco'nun izlediğim en iyi filmler arasındaki yerini almasını engelledi mi? Hayır. Zira bu tarz filmlerde sizi olaya bağlayan en önemli hususlar bir anda 'vaaayyy' dedirtir. Mesela kurgu, oyunculuklar, görüntü, replikler vs. Ki aşağıda bunları da ele alacağım efendim.

İşte bu sebeple sıkılmak çok da uzun süreli bir eylem olamaz Kelebeğin Rüyasında. Sadece yaşanmışlığın verdiği tekdüzeliğin bir yansıması…

Görüntü Yönetmeninin Ellerinden Öpmek Lazım

Ben aşağıdaki fotoğrafları gördüğümde ilk aklıma gelen şey Yahudi soykırımının anlatıldığı, 2. Dünya savaşı yıllarına ışık tutan bir Hollywood yapımı oldu. Gerçi sadece görüntü yönetmeni de değil oyunculuklar, kostümler, mekanlar, çekimler, renkler, sahneler… Her biri ayrı ayrı övgüyü hakediyor. Ciddi emek verildiği çok açık. Zonguldak, Heybeliada ve diğer mekanlar o kadar güzel yansıtılmış ki hayran kalmamak elde değil. Kendi adıma tüm ekibe teşekkür etmek istiyorum. Helal olsun! [Dipnot: Filmin görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki'dir efendim. Çalışmaları için şuraya bakınız.]

Peki Oyunculuklar?

Aslına bakarsanız ben sadece oyunculuklar konusunda derin uçurumlar ve hatalar gördüm diyebilirim. Neden mi? Bir bir yorumlayayım efendim;

Oyunculuğunun kalitesini daha önceki film projelerinde ispat etmiş Mert Fırat yine döktürmüş. Gerçekten takdir ediyorum bu adamı. Hakkını vermiş. Beni en çok şaşırtan performans Kıvanç Tatlıtuğ'dan geldi. Ben O'nu Behlül halleriyle hatırladığım ve sonraki sürecini takip etmediğim için pek bir şaşırdım bu performansa. Ben Muzaffer karakterini yakışıklı oyuncuların kolay kolay canlandırabileceğini düşünmüyorum. Zira Muzaffer Tayyip Uslu için kendi halinde, içine kapalı, hafif rahatsız bir duruşu olan, el kol hareketleriyle otistik bir tavır sergileyen (ama öyledir demiyorum. lütfen dikkat!) bir karakter çizilmiş filmde. Kıvanç Tatlıtuğ bunu çok iyi yansıtmış bizlere. Hele film için o kadar zayıflamış ki, görünce çok şaşırdım. Vallahi bravo.

Oyunculuk anlamında genel anlamda yanlış kast olarak değerlendirilen Belçim Bilgin tercihinden ben de azcık bahsedeceğim. Suzan karakterine can veren Belçim Bilgin maalesef lise talebesi görüntüsünden çok uzaktı. Ayrıca öyle iyi bir oyunculuk da görmedik kendisinden. Hele hele Farah Zeynep Abdullah'ın filme girdiği an kendi kendime şu soruyu sordum; acaba Suzan'ı Farah Zeynep mi oynasaymış? Valla bence tam otururmuş bu tercih. Zira hem daha çocuksu bir duruşu olan hem de bana göre daha iyi oyunculuğu olan bir aktrist kendisi. Neyse bu kısımdaki seçimi de filmin genelindeki başarısından dolayı görmemek lazım belki de.

Son olarak oyunculuklar konusunda yorum yapmadan geçmek istemediğim kişi; Yılmaz Erdoğan. Bu adam nasıl yapıyor bilmiyorum ama kendisini geri plana çekerken bile göze o kadar batıyor ki… Mesela filmde öyle çok aşırı sahnesi olmamasına rağmen akıllarımızda kalan replikler, sahneler ve esprilerin çoğu O'na ait. Diyeceksiniz ki 'kendi yazıyor olsun o kadar'. Yo  hayır bu öyle bir şey değil. Bence oyunculuğunu da senaristliği kadar çalışıyor Erdoğan. Ve sanırım başarısının sırrı da 'tamam artık ben oldum' demiyor olması. Hep çıtayı yükseltmesini biliyor. Bana göre de Kelebeğin Rüyası da Türk Sinema tarihinin çıta yükselten bir yapımı oldu daha şimdiden.

V.B. der ki; efendim bu filmi izleyelim, izlettirelim, anlatalım, tartışalım kısacası yaşatalım. Sadece bu filmi değil, filmde dramatik hayatlarını izlediğimiz geçen şairlerimizin anısını, enfes şiirlerini… -Çok afedersiniz- ot bok muhabbetinden film çıkaran ve kendine sanatçı diyen şahısların filmlerinin yaptıkları gişeleri görünce üzülüyoruz değil mi? İşte tam da bu sebeple Kelebeğin Rüyası'na gidilmeli, film tavsiye edilmeli, anlatılmalı. Zira burada 10 günde yazılan 15 günde çekilen bir filmden bahsetmiyoruz. Senelerce altyapısı için araştırma yapılan, tonlarca para dökülerek şahane sahneler yaratılan, çekimler yapılan bir emekten bahsediyoruz. Klasik son yapalım ''emeğe saygı lütfen''

– Meraklılar İçin Ekstralar –

Muzaffer Tayyip Uslu'nun Heybeliada Verem Hastanesi'ne kabul gördüğü sahnede okuduğu şiir;

diyecekler ki arkamdan
ben öldükten sonra
o, yalnız şiir yazardı
ve yağmurlu gecelerde
elleri cebinde gezerdi
yazık diyecek
hatıra defterimi okuyan
ne talihsiz adammış
imanı gevremiş parasızlıktan…

Muzaffer Tayyip Uslu'nun filmde Suzan karakterine yazdığı şiir olarak lanse edilen şiir;

sen, eski bir sevda şiirisin
bir koku var sende
sıcak yaz akşamlarına mahsus
ellerinde mi, saçlarında mı, gözlerinde mi bilmem
bir koku var sende
sıcak yaz akşamlarına mahsus
zp8497586rq
zp8497586rq

Kelebeğin Rüyası’yla buluştuk

Yılmaz Erdoğan filmleri benim için her zaman büyük beklentiler demektir. Çocukluğumdan bu yana sayısını hatırlamayacağım kadar çok izlediğim Vizontele serileri, Neşeli Hayat, ve şimdi de Kelebeğin Rüyası… Öncelikle hem dönem filmi, hem de gerçek hayattan esinlenilmiş bir hikaye. Hikayesi çok çok güçlü, ve usta bir yönetmen olan Yılmaz Erdoğan her şeyi çok güzel işlemiş.

Film, 1940’ların Zonguldak’ında geçiyor. İş mükellefiyeti zamanı, Zonguldak’taki her çalışabilir erkeğin maden ocaklarında çalışma gerekliliğin olduğu zamanlar. Ve memur oldukları için bu gereklilikten kaçabilen iki veremli şair; Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur. Yani Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat. Hayatlarının en parlak dönemlerini, Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı Behçet Necatigil’in öğrencisi olarak geçiren bu iki genç adam, şehre belediye başkanının kızı Suzan’ın, yani Belçim Bilgin‘in gelişiyle farklı yönlere saparlar.

Esinlenilen konu iki şairin hayatına ait olunca, dizideki ikili konuşmalar, satırlar, şiir gibi akıyor. Çünkü 2.5 saat süren film içinde yer yer kopsanız bile, yüzünde anlamlı bir ifadeyle “Bir güzele güzelliğini hatırlatmak isterdim, aynalardan evvel” diyen bir Kıvanç Tatlıtuğ aklınızı alabiliyor!

Oyunculuklara gelince… Rol aldığı yapımlarda sürekli eleştirilen Kıvanç Tatlıtuğ, burada adeta harikalar yaratmış! Verdiği kilolar, kambur duruşu, sürekli tırnaklarını yemesi ve saçlarını çocukça düzeltişleri o kadar gerçekti ki; filmde manken Kıvanç’ı değil, şair olan Muzaffer’i izlediğimize emin olduk.

Rüştü Onur’u canlandıran Mert Fırat da veremli bir hastayı ve çapkın bir şairi çok çok iyi oynamış. Ölüm sahnesi, karısı hastalanınca hissettiği üzüntüyü bize çok iyi yansıttı. Keza bakışlarıyla her şeyi anlatabilen Yılmaz Erdoğan da her zamanki gibi çok iyiydi.

Ancak Belçim Bilgin… Herkes eleştiriyordu ama filmi izleyince ben de emin oldum; çok da doğal olmayan, hatta yer yer rahatsız eden bir oyunculuk. Üstelik onun gibi yaşını gayet gösteren bir kadını lise öğrencisi rolüne vermek pek olmamış!

Bir küçük eleştiri de, Rüştü Onur’u canlandıran Mert Fırat’ın adını Belçim Bigin’den sonraya yazmak olmuş. Bu iki genç şairin hikayesi ve en güzeli sadece onlara yoğunlaşmak olurdu.

Sonuç olarak, Kelebeğin Rüyası, belki de çok çok büyük beklentilerle gittiğim için beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Yerli yapımlar içinde yeri şimdiden ayrılmıştır, bu bir gerçek ama her ne kadar diyalogların her birine tek tek bayılsam da, olayların işlenişi, özellikle ikinci yarıda ve sonlara doğru daha iyi anlatılabilir miydi; kesinlikle evet.

Neyse ama, eski şarkıların kıymetini Issız Adam filmiyle anlayan Türk halkı belki bu film vesilesiyle biraz da kitap okumaya başlar, fena mı!

Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı, kalbimi eritti!

Keyifle izlenecek bir hafta sonu filmi arıyorsanız, bu film tam size göre!

Pazar günleri bizim evde yavaş yavaş çökmeye başlayan pazartesi sendromunu dağıtmak için ruha iyi gelen havayı yumuşatan filmler izlenir. Komedi, romantik, fantastik olsun bizim olsun der, ruhu iyice karartan dramlardan falan kaçınırız!

Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı, kalbimi eritti!İşte öyle bir gün tesadüfen Timonthy Green’in Sıradışı Yaşamı (The Odd Life of Timothy Green) denk geldi ve izlemeye başladıkça bu sıcacık filme âşık oldum! Bilhassa evli ve çocuk sahibi olsak mı olmasak mı diye düşünenlerin şiddetle izlemelerini tavsiye ediyorum!

Peter Hedges’in yönetmenliğini yaptığı filmin başrollerinde Jennifer Garner, Joel Edgerton ve Cameron C.J. Adams oynuyor.

Fantastik ve dramatik komedi türlerindeki filmin konusu şöyle:

http://www.youtube.com/watch?v=mMSkbH0LuTc

Cindy ve Jim Green, banliyöde şirin ve sakin bir hayat yaşayan ve çocuk sahibi olmayı her şeyden çok isteyen genç bir çifttir. Ancak tek eksiğin bir çocuk olduğu bu mutluluk tablosu, tıbbın tüm çarelerinin tükenmesiyle giderek umutsuz bir hal almaya başlar.

Doktorlardan kötü haberleri alan çift bir gece içip her şeyi o gece için de olsa bir süre unutmaya ve eğlenmeye karar verir. Bir oyun icat ederek nasıl bir çocuk istediklerine dair akıllarına gelen her şeyi küçük kâğıtlara yazarak tahta bir kutuya koyar ve kutuyu da evlerinin bahçesine gömerler.

O gece aniden büyük bir fırtına çıkar ve ertesi sabah mucizevi bir şekilde aynı önceki akşam bizim olsun diye hayal ettikleri gibi bir çocuk kapılarında belirir üstelik onlara anne ve baba diye hitap etmektedir!

Bacaklarından yemyeşil dallar çıkan bu sevimli ve ilginç çocukla beraber genç çiftin yaşamına inanılmaz bir mutluluk ve büyük sürprizler hâkim olmaya başlayacaktır!

1 Mart’ta ülkemizde gösterime girecek olan bu tatlı filmi, sakın kaçırmayın! Yüreğinizi ısıtacak sıcacık ve farklı bir hikâye ile karşılaşacaksınız!