Göz yaşlarınıza değecek bir film: Aşk, Şimdi!

Bazı filmler kötü deneyimler bizzat başınıza gelmeden, sanki onları yaşamışçasına farklı bakış açıları ve anlamışlıklar edinmenizi sağlar; tıpkı bu film gibi!

Ol Parker’ın yönetmenliğini yaptığı başrollerinde Dakota Fanning ve Jeremy Irvin’in oynadığı Aşk, Şimdi! derin duygular hissetmek ve hayatta başınıza gelmemiş olsa dahi bazı duyguların ve kötü olayların yansımalarını keşfetmek isteyenler için oldukça etkileyici bir dram.

17 yaşındaki Tessa, kan kanseridir ve ölüme çok yaklaşmıştır. Tessa’yı tedavileri reddeder ve ölmeden önce yapmak istediklerinden oluşan bir liste hazırlar ve son kalan zamanını bunları gerçekleştirmeye adar.

Bu kadar genç birinin bu denli ciddi bir hastalıkla ümitsiz bir şekilde başa çıkmaya çalışması, hayata tutunma azmi ve bu durumunda onda yarattığı kabulleniş gibi ruh halleri filmi çok değerli kılıyor.

Evet, filmi izlerken hüngür hüngür ağlıyorsunuz; ama ardından aklınızda çok naif ve hayata bağlı bir hikaye tadı kalıyor.

Yok yere içinizi karartan bir dram asla değil, tam tersine bu tip tatsız olaylar hakkında iç görü edinebileceğiniz ve ölümcül hastalıklara sahip insanların duygusal dünyasını anlayabileceğiniz etkileyici ve öğretici bir film!

Jeremy Irvin’i ve Dakota Fanning’i başarılı performanslarından dolayı tebrik etmek lazım, kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim!

Uzun Boylu Esmer Adam'ı vizyondayken mutlaka izleyin!

Hayattan en büyük beklentimiz bizi mutlu edecek bir küçük aşk!

Woody Allen filmlerini severim; o filmlerde özenle yaratılmış, ince detaylarla bezeli kendi hayatlarımızın adeta küçük birer yansıması olan gerçekçi hikayeler ve karakterler beni hep büyülemiştir.

2010 yapımlı bir film olmasına rağmen Woody Allen’ın yazarlığını ve yönetmenliğini yaptığı Uzun Boylu Esmer Adam, ülkemizde henüz vizyona girdi.

Hemen filmi sizler için izledim ve yıldızlı pekiyi vererek, henüz filmi izlememişlere bir tavsiye yazısı yazmak istedim.

Filmin kadrosu çok sağlam, kimler oynamamış ki bu filmde; Anthony Hopkins, Naomi Watts, Josh Brolin, Antonio Banderas, Gemma Jones başrollerde ilk göze çarpan ünlü isimler arasında yer alıyor.

http://www.youtube.com/watch?v=Iir9Drpnx64

Spoiler vermeden kısaca filmin konusuna değinecek olursak:

Orta yaş üstü bir çift olan Alfie (Hopkins) ve Helena (Jones) ile kızları Sally (Watts) ve yazar kocası Roy (Brolin)’u çevreleyen aşk, ilişkileri, hayaller ve herkesin kendi iç dünyasına özgü ihtiraslı istekleri konu alan ve her karakter bazında ince ince hikâyeleştiren film; romantik dram sevenlerin kaçırmaması gereken bir yapım!

Woody Allen filmlerini sevmemin bir nedeni de; mükemmel hikâyeler ve mükemmel karakterler yerine, yönetmenin hikâyelerinde son derece gerçekçi insanlık hallerine odaklanması!

Böylece Allen filmlerinde, büyülü sinema dünyasının mükemmelliğine ait bir hikâye değil de; hepimizin başına gelebilecek yaşayıp deneyimleyebileceğimiz hayatın içinden durumlar, hikâyeler ve karakterler bulup kolayca özdeşleşebiliyoruz!

Kısacası Uzun Boylu Esmer Adam zevkle izlenen hoş bir film, insanların iç dünyalarını doğru gözlemlemekte bence Woody Allen’ın üzerine yok!

Ayrıca birbirinden ünlü oyuncuların başarılı performansları, filmi daha da izlenilesi kılmış!

zp8497586rq

Tüyler ürperten, gerçekten yaşanmış bir hikâye!

Koltuğa çakılıp kalmanızı sağlayacak gerçek bir olayı anlatan, başarılı bir biyografik belgesel!

Orijinal adı The Imposter olan Hayat Avcısı, gerçekten yaşanmış bir olayın sinematografik bir şekilde kurgulanarak hazırlanmış belgeselinden oluşuyor.

Tüyler ürperten, gerçekten yaşanmış bir hikâye!Belgesel kelimesi geçti diye hemen dudak bükmeyin; aynı heyecanlı bir gerilim filmi izliyormuşsunuz hissini yaşıyorsunuz, o yüzden sinematografik kurgu dedim ya!

Bart Layton’ın yönetmenliğini yaptığı The Imposter, 2013 BAFTA Ödülleri’nde En İyi İlk Filmini Çeken Yönetmen ödülünü aldı.

Spoiler içermeden, belgeselde anlatılan gerçekten yaşanmış olaydan biraz bahsedecek olursak:

Amerika’nın Teksas eyaletinde yaşayan bir ailenin en küçük çocuğu olan 13 yaşındaki Nicholas Barclay; 1994 yılının Nisan ayında bir gün şehrin biraz dışındaki basketbol sahasından, San Antonio’daki evine geri dönerken ortadan kaybolur.

http://www.youtube.com/watch?v=2LuFOX0Sy_o

Ailenin ve polisin arama çalışmalarından bir sonuç çıkmaz ve herkes Nicholas’ın öldüğüne inanmaya başlar.

1997 yılında aniden, Nicholas’ın İspanya’da bulunduğuna dair bir haber gelir. Bu sevinçli haber karşısında mutluluktan şoka giren ailenin yetişkin kızı Carey, kardeşini almak üzere İspanya’ya doğru yola çıkar.

İspanya’dan alıp eve getirdikleri Nicholas kaybolduğu 3 yıl süresince işkencelere maruz bırakıldığından ve kaçırıldığından bahseder. Küçüklük haki sarışın ve mavi gözlü tipik bir Amerikalı olan Nicholas’ın son hakli esmer ve kahverengi gözlüdür hâl ve tavırları da oldukça gariptir.

Nichoas Bourdain olduğunu iddia eden ve aile ile aynı evde yaşamaya başlayan bu kişi aslında Nicholas değil, onun hayatını çalmaya çalışan sahtekâr Frederic Bourdain’dir.

Olayın iç yüzünü ise özel bir dedektif ortaya çıkarmaya çalışacak, fakat bu durum bazı kişilerin hiç hoşuna gitmeyecektir.

Bütün olayı anlattın yahu, dediğinizi duyar gibiyim; hayır olayın bu kadarını zaten tüm dünya biliyor, belgeselde ortaya çıkarılan olayın iç yüzü tam da bu noktadan itibaren başlıyor!

Tam konuyu takip edip anladım dediğiniz anda, size ters köşe vuracak bir belgesel!

Gerçekten izledikçe şok olacaksınız ve tüm bu olaylar nasıl gerçekten olmuş, hayret edeceksiniz!

Üstelik belgeselde, geçmişe dönük kurgu sahnelerinde profesyonel oyuncular oynamasına karşın; olayın genelinin anlatıldığı belgesel sahnelerinde, şahısların birebir kendileri yer alıyor!

Aileyi ve Nicholas Barclay’in yerine geçen Frederic Bourdain’i bizzat görüyorsunuz ki, bu da belgeseli daha da çarpıcı ve etkileyici kılıyor!

Yaşamak için yola çıkmak gerek!

Muhteşem bir oyuncu kadrosu, “ne hayatlar varmış be” dedirtecek eğlenceli bir senaryo!

Yolda geçirilen zamanı ve yolda olmayı serüvenin kendinden sayanlar tam bir yol filmi olan On The Road’u kesinlikle çok beğenecekler!

Yaşamak için yola çıkmak gerek!Bu filmde yolun sonunda olacak nihai bir olaydan ziyade, bizzat yolun kendinde anlık şekillerde var olan keyifli, heyecanlı kimi zaman dramatik kimi zamansa traji-komik hikâyeleri seyredeceksiniz!

Hani hepimizin efsanevi üniversite zamanlarına ait “biz şöyleydik efendim böyle yaşardık şunları yapardık”lı hikâyeleri vardır ya, işte bu filmin tadı da aynı o hikâyelerde var olan sıcak samimiyeti ve etkileyiciliği taşıyor!

Üstelik bu hikaye 60’lı yılların Beat jenerasyonu döneminde geçiyor o yüzden çok retro bir havaya sahip ve nostaljik dolayısıyla da bence oldukça ilgi çekici ve izlenilir!

Ben çok beğendim şiddetle de tavsiye ederim, hatta kafa bir arkadaş grubunuz varsa filmi birlikte izleyin baya muhabbeti dönecek bir film On The Road!

Jack Kerouac’ın aynı isimli romanından Jose Rivera tarafından senaryolaştırılan ve Walter Salles’in yönetmenliğini yaptığı film, adeta bir ünlüler geçidi! Bütün karizmatik aktör ve aktrisler sanki bu filmde toplanmış!

Başrollerde Kristen Stewart, Kirsten Dunst, Sam Riley ve Garrett Hedlund’u izliyoruz.

Yardımcı rollerde ise Amy Adams, Tom Sturridge, Elizabeth Moss ve Viggo Mortensen yer alıyor.

Filmin konusu kısaca şöyle:

Genç yazar Sal Paradise’ın hayatı, özgür ruhlu çılgın bir genç olan Dean Moriarty ve kız arkadaşı Marylou ile tanışmasıyla kökünden değişir.

3 genç ülkeyi baştanbaşa gezecekleri çılgın bir yol macerasına atılırlar. Yol boyunca karşılaştıkları kişiler ve olaylar her birinin hayat hikâyesini dramatik bir biçimde değiştirecektir.

Etkileyici bir dram; Kadınlar!

Dramın dibine vurmak isteyenlere ince detayların gizli olduğu az lafla çok şey anlatan bir film!

Etkileyici bir dram; Kadınlar!Bu filmi izlemeye karar vermemde sadece Juliette Binoche’un adını görmek yeterli oldu, neymiş ne değilmiş diye hiçbir araştırma yapmadan bir anda bir dram denizinde boğulmaya başladım!

Gerçekten bir kadın olarak bu film benimle adeta konuştu ve çok şey söyledi!

Kadınlar, yüzeysel izleyicilere sıradan bir erotik dram Avrupa filmi gibi gelebilir, biraz detaycı ve derin bakan bir göze ise kadınların dünyası ve kadınlık halleri üzerine seks ve yaşam üzerine pek çok ders verebilir.

Malgorzata Szumowska’nın yönetmenliğini yaptığı Kadınlar aslında bir 2011 yılı yapımı olmasına rağmen ülkemizde henüz gösterime girdi.

http://www.youtube.com/watch?v=uY6UAn7fnag

Filmin başrollerinde Juliette Binoche, Anaïs Demoustier ve Joanna Kulig oynuyor.

Hayli cüretkâr seks sahnelerinin bulunduğu film tabi ki ülkemizde 18 yaş ve üzeri izleyici kitlesine hitap ediyor.

Filmin konusu kısaca şöyle:

Elle dergisinde yazar olan Anne’in son yazı konusu Paris’te fahişelik yapan öğrencilerle ilgilidir.

Makalesini yazmak için fahişelik yapan iki öğrenci olan Charlotte ve Alicja ile tanışıp görüşmeler yapmaya başlayan Anne giderek kendisine anlatılan bu çarpıcı hayat hikâyelerinin etkisinde kalmaya başlar.

Hayata, ilişkilere, cinselliğe ve kadınlığa dair birçok mesajın verildiği film dramatik havası ile üzerinize çökebilir, ayrıca bu senaryonun arasına bu kadar seks sahnesi yüklemeye gerçekten filmin iletmek istediği mesaj açısından çok gerek var mıydı diye düşündürebilir!

Juliette Binoche’un başrolünde oynaması bence filmin kaderini bir nebze olsun değiştirmiş, ne de olsa Binoche Fransız sinemasının en iyi kadın dram oyuncularından biri. O olmasa bu filme bu kadar şans vermeyi düşünmezdim açıkçası!

Kadınları izlemenizi şiddetle tavsiye etmem, aynı mesajı daha güçlü ve tutarlı bir biçimde daha olgun bir senaryo ile verebilen birçok farklı film mevcut. Ancak hazır vizyondayken izleyecek daha iyi bir filminiz yoksa izlenebilir diyorum!

Vikinglerle maceralı bir tarih yolculuğuna hazır olun!

Game Of Thrones’u seviyorsanız, bu diziyi de beğenebilirsiniz!

Vikinglerle maceralı bir tarih yolculuğuna hazır olun!Dumanı hâlâ üzerinde tüten yepyeni bir 2013 dizisi izlemek istiyorsanız, Vikingleri anlatan bu heyecanlı yapımı kaçırmayın!

Dizinin konusu; korkusuz bir Viking savaşçısı olan Ragnar Lothbrok’un Viking kabilelerinin kralı olma yolunda ilerlerken başında geçen sürükleyici savaş hikâyelerinden ve maceralardan oluşuyor.

Dizi, doğa manzaraları açısından tam bir görsel şölen! O yemyeşil ormanlar, fırtınalı denizler nabzınızı en az olaylar kadar yükseltiyor!

Kast seçimi, kostümler ve dekor da oldukça özenle seçilmiş, kaliteli ve gerçekçi bir görsellik yaratılmış.

http://www.youtube.com/watch?v=XQFQN3-Pm8E

Michael Hirst’in yönetmenliğindeki dizinin başrollerinde Travis Fimmel, Clive Standen, Katheryn Winnick, Gabriel Byrne, George Blagden ve Gustaf Skarsgård’ı izliyoruz.

Vikings’in henüz ilk sezonunun 9 bölümü yayınlanmış durumda. Şu an internetten izlenebiliyor, altyazıları da mevcut!

Ben çok geçmeden bu heyecanlı dizinin Cnbc-e veya Digiturk tarafından keşfedilip yayınlanmaya başlayacağını umuyorum!

Tarih kokan dizilere, eski uygarlıklara ve maceralı savaş sahnelerine bayılıyorsanız tarih, dram ve macera temalı bu yepyeni dizi tam size göre!

Bağımlılık yaratacak yeni bir dizi: Cult!

Bulmacalı senaryoları ve gizemli polisiye dizileri seviyorsanız Cult tam size göre!

Bağımlılık yaratacak yeni bir dizi: Cult!Fringe bitti diye boşluğa düşmüşken hayatıma giren yeni dizilerden biri de Cult oldu!

2013 yapımı olan Cult’un yönetmeni Rockne S. O’Bannon, başrollerinde ise Jessica Lucas ve Vampir Günlükleri’nde Alaric rolünde izlediğimiz Matt Davis var.

Dizi Digiturk kanallarında gösterimde, şuan pilot olarak çekilen bölüm de dahil 3 bölüm yayınlanmış durumda, yani dumanı üzerinde taptaze bir dizi izlemek isteyenlere duyurulur.

Heyecanlı, mistik bir dram – polisiye tadındaki dizinin konusu kısaca şöyle:

Cult isminde gizemli bir tarikatın içerisindeki yaşamı ve işledikleri suçları anlatan televizyon dizisi, git gide oldukça popüler olmaya ve fanatik bir hayran kitlesini etrafında toplamaya başlar. Gazeteci Jeff Sefton’un kardeşi Nate de bu dizinin fanatik hayranlarından biridir.

Cult dizisinin hayranları ve dizi hakkında internette korkutucu ve gizemli söylentiler dolaşmaktadır. Bu durum dizinin araştırma asistanı olarak çalışan Skye’nin ilgisini çekmeye başlar ve birlikte çalıştığı ekipten gizli olarak bu durumu araştırmaya başlar.

Jeff’in kardeşinin aniden ortadan kaybolması Jeff ve Skye’nin yollarının kesişmesine ve birlikte güç birliği yaparak dizinin gizemli dünyasını araştırmaya başlamalarına neden olur.

Henüz giriş niteliğinde birkaç bölümü yayınlanan dizi gerçekten de umut vaat ediyor, 3 bölümü de izlemiş biri olarak kesinlikle tavsiye ederim!

zp8497586rq

Aşk Seanslarıyla hayata bağlanın!

Böyle filmler halimize şükretmemizi, elimizdekilerin kıymetini bilmemizi ve bambaşka dünyaları anlayabilmemizi sağlıyor!

Aşk Seanslarıyla hayata bağlanın!Dram izlemek istiyorsanız, işte size sağlam bir film, Aşk Seansları! Bu film, içerisinde romantik ögeler barındıran, hayatın tadından tuzundan dem vuran, kiminin elindekileri kiminin ise yalnızca hayal edebildiklerini gösteren farklı bakış açılarına sahip gerçekçi ve sağlam bir dram!

Ben Lewin’in yönetmenliğini yaptığı filmin başrollerini Helen Hunt, John Hawkes ve William H. Marcy paylaşıyor.

Hayatınızı, imkânlarınızı ve sınırlarınızı farklı bir penceren görmenizi sağlayan filmin konusu kısaca şöyle:

Mark O’Brian küçük yaşta çocuk felci geçirmiş ve boynundan aşağısı felç olarak kalmıştır. Bu şekilde hayatını sürdürmeye çalışan Mark, hayattan mümkün olduğunca elini eteğini çekmemiş üniversiteden mezun olmayı başarmış keskin zekâlı bir şairdir.

Ancak her ne kadar çabalasa da fiziksel sınırlılıkları gereği Mark’ın karşı cinsle hiçbir tecrübesi olamamıştır. Bakire olan şaire bir gün bir gazeteden engellilerin seks yaşamıyla ilgili bir yazı dizisi hazırlaması için teklif gelir.

Bu olayla Mark kendini aşk ve seks konularında yetersiz hissetmeye başlar ve her pazar gittiği kilisesinin rahibine ve bir engelli terapistine danışarak seks deneyimleri edinmeye karar verir.

Cherly, engellilere 6 seansta kendi bedenlerini cinsel olarak keşfetmeleri ve bir başka kişiyle seks yapabilmelerini öğretebilmek amacıyla para karşılığında onlarla birlikte olan bir seks terapisti / vekilidir.

Mark ve Cherly arasındaki seanslar ilerledikçe seksüel gelişme haricinde her ikisinin de hayatına bambaşka boyutlar katan farklı deneyimler ortaya çıkacaktır.

Aşk Seansları, öyle izleyip de karalar bağlayıp hüngür hüngür ağlamanıza neden olacak bir film değil!

Bu hikaye son derece pozitif ve insanı düşüncelere sevk eden olumlu bir sorgulama süreci yaratan, sonunda da aldığınız ilhamdan dolayı mutlulukla 1-2 göz yaşı dökebileceğiniz dozunda bir dramdan ibaret.

Engellilerin dünyasına biraz olsun farklı bir açıdan ışık tutması ve engelli olmayan diğer insanların aslında sadece “normal” olmakla ne denli büyük olanaklara sahip olabildiklerini göstermesi açısından son derece izlenmeye değer bir film.

Bir de küçük not ekleyeyim, Mark'ı oynayan John Hawkes'in gerçek hayatta engelli olmadığını öğrenince acayip şaşırdım ve o halde bu nasıl bir performanstır diye düşündüm! Filmi izlerken engelli bir Hollywood yıldızı herhalde diye düşünmüştüm gerçekten de!

Bir diğer ekleyeceğim şey; film gerçek bir olaya dayanıyor ve insanı etkileyen, kalbimize dokunan sıcaklığı da buradan kaynaklanıyor herhalde!

zp8497586rq

Kıyamet Günü, tsunami felaketini size birebir yaşatacak!

Bu filmin % 70’ini hüngür hüngür ağlayarak izledim ama değdi, sonunda halimize ettiğim binlerce şükür de cabası oldu!

Kıyamet Günü, tsunami felaketini size birebir yaşatacak!Felaket filmlerini sevmem aslında, ne gerek var kötü olaylar her zaman ve olacağı zaman engellenemez bir biçimde oluyor, bir de ekstradan senaryolaştırılmış hallerini izleyip de yüreğimizi daraltmaya ne gerek var diye düşünürüm!

Ama, bu filmdeki hikaye gerçek! 26 Aralık 2004 yılında Tayland’da yaşanan dünyanın en büyük tsunami felaketinden tam tekmil sağlam çıkmayı başarmış bir ailenin mucizevi kurtuluş öyküsüne dayanıyor!

Filmin orijinal adı Lo Imposible yani İmkansız, hakikaten de beş kişilik bir ailenin böylesi bir kıyametten full kadro sağ çıkmayı başarabilmeleri neredeyse imkansız bir olay, kaderden başka hiçbir kavramla açıklanamayan bir fenomen!

http://www.youtube.com/watch?v=Bgw394ZKsis

Juan Antonio Bayona’nın yönetmenliğini yaptığı filmin başrollerinde Ewan Mcgregor ve Naomi Watts’ı izliyoruz.

Yukarıda olayın aslından bahsettim ama kısaca bir daha filmin konusunu anlatacak olursak:

Maria ve Henry üç oğullarıyla birlikte yılbaşı tatillerini geçirmek üzere Tayland’ın tropik bir yarım adasında bulunan denize sıfır bir tatil köyüne giderler.

Yılbaşı akşamını eğlenerek büyük bir mutlulukla geçiren aile, ertesi gün havuz başında zaman geçirirken birden dev tsunami dalgaları üstlerine gelmeye başlar.

Bu andan itibaren yaşanan can pazarına, kurtulma hikâyelerine, ayrılıklara ve kavuşmalara tanıklık edeceğimiz son derece dramatik bir hikaye ile baş başa kalıyoruz.

Film gerçekten çok kaliteli bir yapım ve efektleri, oyunculukları ve mekânları oldukça profesyonelce, size tsunamiyi bizzat yaşatıyor desem tam yeri!

Türünün iyi örneklerinden biri olan bu filmi izleyip de halimize şükretmemek mümkün değil!

zp8497586rq
zp8497586rq

Tam 4 dalda Oscar kazanan Pi’nin Yaşamı’nı mutlaka izleyin!

Okyanus üzerinde soluk soluğa bir mücadele!

Uzun zamandır izlediğim en anlamlı ve güzel filmlerden biriydi Pi’nin Yaşamı!

Tam 4 dalda Oscar kazanan Pi’nin Yaşamı’nı mutlaka izleyin!Eh film eleştirmenliğine doğuştan yetenekliyim herhalde ki bayıldığım bu film tam 4 dalda Oscar kazandı! Kendim kazanmış gibi sevindim doğrusu onların adına!

En iyi görsel efekt, En iyi görüntü yönetimi, En iyi orijinal müzik ve En iyi yönetmen ödüllerini kazanan Pi’nin Yaşamı, macera ve drama kategorilerine giren yer yer komedi ögeleri barındıran oldukça sürükleyici bir film.

Ang Lee’nin yönetmenliğini yaptığı filmde başrolleri Suraj Sharma, Irrfan Khan ve Adil Hussain paylaşıyor.

Filmin konusu kısaca şöyle:

Hintli bir ailenin çocuğu olan Pi Patel, küçüklüğünden beri meraklı, akıllı, sorgulayan ve derin düşünen enteresan bir kişiliğe sahiptir.

Babası hayvanat bahçesi yöneticiliği yapan Pi ve ailesi Hindistan’daki zor yaşam koşulları dolayısıyla göç etmeye karar verir ve hayvanat bahçesindeki hayvanları da yanlarına alarak büyük bir gemi ile Kanada’ya doğru yola çıkarlar.

Gemi okyanusta büyük bir fırtına dolayısıyla batar ve bu esnada Pi tesadüf eseri bir cankurtaran filikasına Richard Parker adını verdiği vahşi bir kaplan, bir orangutan, ayağı kırık bir zebra ve bir çakalla beraber binmeyi başararak kurtulur.

Bu noktadan itibaren okyanus üzerinde Pi ve hayvanlar etrafında dönen kah dostlukla örülü kah nefes kesen mücadelelerle dolu büyük bir yaşam mücadelesi başlar.

Fikm gerçekten büyüleyici güzellikte manzaralar içeriyor, ilk kez bu filmde oyunculuk yapan ve üstelik de başrolü üstlenen Suraj Sharma bence en iyi erkek oyuncu Oscar’ını almalıydı deneyimsiz bir oyuncu olarak bence müthiş bir iş çıkartmış ortaya!

Filmin tansiyonu oldukça yüksek, konusu çok güzel mesajlar ve duygular içeriyor gerçekten anlamlı ve insanı kalpten yakalayan bir film kesinlikle dünya üzerindeki her insanın izlemesini öneriyorum!