7 Psikopat’ı izlemek veya izlememek!

İzledim ve çok pişmanım diyenler el kaldırsın!

Film izlemeyi gerçekten çok severim; film çok güzel çıkarsa zamanımı ne iyi ettim de bu filmi izlemeye ayırdım diye düşünürüm.

Film çok da iyi çıkmazsa, hani idare eder konumundaysa yine olsun hayattan bir kesit izledim ve farklı olaylara ve karakterlere ait iç görü kazandım der avunurum.

Ama filmin hiç oluru yoksa, içi boşsa, bana hiçbir anlamda hiçbir şey katmıyorsa; o zaman işte gerçekten harcadığım zamana yanar, hayatımdan çaldığımı hisseder ve o dakikalarıma acır ve üzülürüm!

İşte 7 Psikopatın ardından tam da bu son cümlelerim gibi hissettim; çok üzüldüm, hayatımın 2 saatini bir hiç uğruna harcadığıma yandım!

Üstelik de bu filmi izlemiş ve “aa çok iyi film yaa” diye tavsiye etmiş en az 3 arkadaşım olmuştu, bu arada hepsi de erkekti belirteyim!

Filmin konusu kısaca şöyle:

Senaryo yazarı Marty, yeni filmi için bir şeyler yazma konusunda tıkanmıştır. Hiç bir şey üretmeden kendini içkiye vererek günlerini geçiren Marty'ye cin fikirli çılgın ve biraz da garip arkadaşı Billy içten içe yardım etmeye karar verir ve Los Angeles'ın en azılı mafyalarından birinin çok düşkün olduğu köpeğini çalar. Böylece başlayan olaylar ikiliye soluk soluğa bir macera yaşama fırsatı verir.

Filmi yerden yere vurasım var aslında ama izlememişler için spoiler içeren bir yazı olsun istemiyorum, sadece şiddetle izlememenizi tavsiye ediyorum.

Zira bence filmin bir mesajı yok, bir duygu bir düşünce geçirmiyor, filmin ardından bir tat kalmıyor zihninizde ve karmakarışık zorlama bir senaryo içerisinde içip içip komiklik olsun diye öylesine çekilmiş abartılı sahneler izliyorsunuz bence!

Bu filmin tek bir yararı olabilir geyik bir erkek grubu bir araya gelir hem içki muhabbeti yapar hem de bir yandan bu filmi izlerse “oha abi o neydi öyle lan” gibi geyik muhabbetleri türetebilirler filmden bolca; zira filmin tümü şaka gibi, filmin tümü kocaman bir geyik muhabbetinden ibaret!

Aklıselim hiçbir kadının vaktini bu boş film ile harcayacağını sanmıyorum!

Göz yaşlarınıza değecek bir film: Aşk, Şimdi!

Bazı filmler kötü deneyimler bizzat başınıza gelmeden, sanki onları yaşamışçasına farklı bakış açıları ve anlamışlıklar edinmenizi sağlar; tıpkı bu film gibi!

Ol Parker’ın yönetmenliğini yaptığı başrollerinde Dakota Fanning ve Jeremy Irvin’in oynadığı Aşk, Şimdi! derin duygular hissetmek ve hayatta başınıza gelmemiş olsa dahi bazı duyguların ve kötü olayların yansımalarını keşfetmek isteyenler için oldukça etkileyici bir dram.

17 yaşındaki Tessa, kan kanseridir ve ölüme çok yaklaşmıştır. Tessa’yı tedavileri reddeder ve ölmeden önce yapmak istediklerinden oluşan bir liste hazırlar ve son kalan zamanını bunları gerçekleştirmeye adar.

Bu kadar genç birinin bu denli ciddi bir hastalıkla ümitsiz bir şekilde başa çıkmaya çalışması, hayata tutunma azmi ve bu durumunda onda yarattığı kabulleniş gibi ruh halleri filmi çok değerli kılıyor.

Evet, filmi izlerken hüngür hüngür ağlıyorsunuz; ama ardından aklınızda çok naif ve hayata bağlı bir hikaye tadı kalıyor.

Yok yere içinizi karartan bir dram asla değil, tam tersine bu tip tatsız olaylar hakkında iç görü edinebileceğiniz ve ölümcül hastalıklara sahip insanların duygusal dünyasını anlayabileceğiniz etkileyici ve öğretici bir film!

Jeremy Irvin’i ve Dakota Fanning’i başarılı performanslarından dolayı tebrik etmek lazım, kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim!

Son yılların en iyi korku filmlerinden biri; Lanet!

Korku sineması izleyicilerini tek bir cümlede buluşturan film: “gerçekten çok iyiydi”!

Korku filmi fanatiğini olarak; Scott Derrickson yönetmenliğinde çekilen ve başrollerini Ethan Hawke, Juliet Rylance ve Fred Dalton Thompson’ın paylaştığı orijinal adıyla Sinister Türkçe adıyla Lanet’i cidden çok beğendim.

http://www.youtube.com/watch?v=pgYxydrVlDk

Korku filmlerinden hiç korkmayan eşimi bile ürperten ve büyük bir ilgiyle hiç sıkılınmadan izlenebilen bu güzide filmin konusu şöyle:

Gerçek suç olaylarını araştırıp haklarında romanlar yazan ünlü yazar Ellison Oswalt, yeni bir olay üzerinde çalışmaya başlar ve ailesiyle birlikte olayın geçtiği eyalete ve hatta direkt o

eve taşınarak araştırma yapmaya girişir.

Evin tavan arasında bir kutu içerisinde 8 mm’lik filmler bulan yazar, filmleri izlemeye başlar ve kendini kökleri 1960’lı yıllara dayanan korkunç bir cinayet öyküsünün içerisinde bulur.

Korku filmi sevenlerin kesinlikle kaçırmaması gereken bir film, hele sinemada izlemek iyice zevkli olur!

Nicholas Cage’in başrolünde oynadığı Suç Ortağı’nı kaçırmayın!

Adrenalini yüksek kaliteli bir suç filmi!

Simon West yönetmenliğinde çekilen ve başrollerini Nicholas Cage, Malin Akerman, Josh Lucas, Mark Valley ve Danny Huston’ın paylaştığı Suç Ortağı; temposu bir an olsun düşmeyen oldukça ilgiyle seyredilebilecek bir suç filmi.

Usta bir hırsız olan Will Montgomery, 10 milyon dolarlık büyük bir soygun esnasında arkadaşının ihanetine uğrar ve yakalanarak 8 yıl hapse mahkûm edilir. Hapisten çıkan Will’in en büyük amacı kızıyla arasını yeniden düzeltebilmektir. Polis ve soygunda ona ihanet eden arkadaşının aklı ise Will'in 8 sene önce yakalanırken 10 milyon doları ne yaptığındadır.

Hırsız arkadaşı, Will’in en değer verdiği kişi olan kızını kaçırır ve 12 saat vererek kendine 10 milyon doları getirmesini ister. Geçmişte yakalanmadan önce tüm parayı ateşe atarak yakan Will ise bu zorlu durum karşısında son olarak bir büyük soygun daha yapmaya karar verir.

Suç filmlerinin her türü kadınlara hitap etmez ama bu film, her cinsiyetten izleyicinin ilgisini cezbedecek kadar iyi bir yapım, şiddetle izlemenizi tavsiye ederim!

Yaşamak için yola çıkmak gerek!

Muhteşem bir oyuncu kadrosu, “ne hayatlar varmış be” dedirtecek eğlenceli bir senaryo!

Yolda geçirilen zamanı ve yolda olmayı serüvenin kendinden sayanlar tam bir yol filmi olan On The Road’u kesinlikle çok beğenecekler!

Yaşamak için yola çıkmak gerek!Bu filmde yolun sonunda olacak nihai bir olaydan ziyade, bizzat yolun kendinde anlık şekillerde var olan keyifli, heyecanlı kimi zaman dramatik kimi zamansa traji-komik hikâyeleri seyredeceksiniz!

Hani hepimizin efsanevi üniversite zamanlarına ait “biz şöyleydik efendim böyle yaşardık şunları yapardık”lı hikâyeleri vardır ya, işte bu filmin tadı da aynı o hikâyelerde var olan sıcak samimiyeti ve etkileyiciliği taşıyor!

Üstelik bu hikaye 60’lı yılların Beat jenerasyonu döneminde geçiyor o yüzden çok retro bir havaya sahip ve nostaljik dolayısıyla da bence oldukça ilgi çekici ve izlenilir!

Ben çok beğendim şiddetle de tavsiye ederim, hatta kafa bir arkadaş grubunuz varsa filmi birlikte izleyin baya muhabbeti dönecek bir film On The Road!

Jack Kerouac’ın aynı isimli romanından Jose Rivera tarafından senaryolaştırılan ve Walter Salles’in yönetmenliğini yaptığı film, adeta bir ünlüler geçidi! Bütün karizmatik aktör ve aktrisler sanki bu filmde toplanmış!

Başrollerde Kristen Stewart, Kirsten Dunst, Sam Riley ve Garrett Hedlund’u izliyoruz.

Yardımcı rollerde ise Amy Adams, Tom Sturridge, Elizabeth Moss ve Viggo Mortensen yer alıyor.

Filmin konusu kısaca şöyle:

Genç yazar Sal Paradise’ın hayatı, özgür ruhlu çılgın bir genç olan Dean Moriarty ve kız arkadaşı Marylou ile tanışmasıyla kökünden değişir.

3 genç ülkeyi baştanbaşa gezecekleri çılgın bir yol macerasına atılırlar. Yol boyunca karşılaştıkları kişiler ve olaylar her birinin hayat hikâyesini dramatik bir biçimde değiştirecektir.

Aşk Oyunu ile güzel bir pazar keyfi!

Erkeklerin de izlemeye dayanabileceği türden romantik bir film!

Bu hafta sonu Gabriele Muccino’nun yönetmenliğini yaptığı ve başrollerinde Gerard Butler, Jessica Biel, Dennis Quaid, Catherine Zeta Jones ve Uma Thurman gibi birbirinden ünlü ve başarılı oyuncuların yer aldığı Aşk Oyunu’nu izledim.

Romantik filmlerden hoşlanan biri olarak filmi çok beğendim; romantik filmlerden hoşlanmayan biri olarak eşim ise, bu filmi şikâyet etmeksizin izlemeye katlanabildi!

Dolayısıyla bu filmi direkt, erkeklerin de sıkılmadan izleyebilecekleri romantik filmler kategorisine ekleyebilirim!

Aşk Oyunu, sadece romantizm üzerine kurulmuş bir hikâyeden ziyade; bir ailenin birbirleriyle kurdukları iletişimi konu alan, eğlenceli bir film.

Konunun içerisinde az biraz futbol da olması, sanırım filmi erkekler açısından daha dayanılabilir kılan etmenlerden biri!

Ünlü bir futbol oyuncusu olan George Dryer, sakatlanır ve spor kariyerini ve onun bir getirisi olan şaşalı yaşamını yitirir. Bu esnada karısından boşanır ve 4 yaşındaki oğlunu da terk eder.

Parasız, işsiz ve ailesiz kalan George’un aklı birkaç yıl sonra başına gelir ve oğlu ile kaybettiği iletişimi yeniden kurmak için karısının yaşadığı Virginia eyaletine taşınır.

Burada oğlunun futbol takımının koçu olarak işe başlar ve bu iş sayesinde şehrin zengin iş adamlarından biri olan Carl ve takımdaki çocukların anneleri Dennis, Barb ve Patti ile tanışır.

Yeni yaşamında George, oğlunun ve başka bir adamla evlenmek üzere olan eski karısının kalbine yeniden girmeyi ve hayatını değiştirmeyi denemeye başlar.

Bu kadar ünlü oyuncuyu bir araya getiren bu filmi, hazır vizyondayken kaçırmayın derim; sakin ve eğlenceli bir akşam için ideal olabilir!